SON DAKİKA

TARİHTEN GELEN GE­LE­NEK­SEL TÜRK-YU­NAN DÜŞ­MAN­LI­ĞI

Bu haber 20 Ocak 2020 - 10:31 'de eklendi ve 318 views kez görüntülendi.

Bun­dan ön­ce­ki köşe ya­zı­la­rım­da ta­rih­ten gelen ge­le­nek­sel Türk-Yu­nan Düş­man­lı­ğın­dan söz et­miş­tim; ancak bu­gün­kü ya­zım­da, bu düş­man­lı­ğı başka bir ta­rih­sel bakış açı­sın­dan almak is­ti­yo­rum. An­ne­si Rum, ba­ba­sı ise Alman olan, Mirko He­ine­mann isim­li bir yazar “Die Letz­ten By­zan­ti­ner” yani “Son Bi­zans­lı­lar” adın­da bir kitap yaz­mış. Büyük oğlum Bü­lent, bu ki­ta­bı doğum gü­nüm­de bana he­di­ye etti; bu an­lam­lı he­di­ye­yi çok il­giy­le oku­dum, çünkü Türk-Yu­nan düş­man­lı­ğı­nın artık bi­ti­ril­me­si ge­re­ği­ne ina­nı­yo­rum. So­nuç­ta şu ka­nı­ya var­dım ki: Yazar bu ki­ta­bı ka­le­me alır­ken ta­raf­sız ka­la­ma­mış; ol­duk­ça duy­gu­sal yak­laş­mış ko­nu­ya. Kitap kı­sa­ca şöyle özet­le­ne­bi­lir: Mirko He­ine­mann’ın anne an­ne­si Ale­xand­ra daha 15 ya­şın­da, genç bir kız iken Ka­ra­de­niz Böl­ge­sin­de diğer Rum­lar gibi, Türk­ler­le bir­lik­te ya­şar­ken I. Dünya Sa­va­şı pat­lak ver­miş; (1914) Ka­ra­de­niz’in gü­zi­de şe­hir­le­rin­den biri olan Ordu’da ya­şı­yor o aman­lar Ale­xand­ra. Türk kom­şu­la­rıy­la o kadar güzel har­mo­ni için­de an­la­şa­rak ya­şı­yor­lar ki; ara­la­rın­da en küçük bir sorun bile söz ko­nu­su değil. Ta ki I. Dünya Sa­va­şı es­na­sın­da, ya­ni­1917’de Rus düş­man ge­mi­le­ri Ka­ra­de­niz şe­hir­le­ri­ni bom­ba­la­ma­dan önce, Ordu li­ma­nı­na demir atan Rus yolcu ge­mi­le­ri o böl­ge­de ya­şa­yan Rum­la­rı bu ge­mi­le­re dol­du­ra­rak, Gür­cis­tan’ın Batum şeh­ri­ne ta­şı­yor­lar; böy­le­ce on­la­rı gü­ven­ce al­tı­na alı­yor­lar. 1918 yı­lın­da, sa­va­şın Os­man­lı ye­nil­gi­siy­le so­nuç­lan­ma­sın­dan sonra Batum’a gö­tü­rü­len Rum­la­rın bir bö­lü­mü İstan­bul’a gön­de­ri­lir­ken, bir kısmı da Yu­na­nis­tan’a gön­de­ri­li­yor. Kur­tu­luş Sa­va­şı son­ra­sın­da da ya­pı­lan bir an­laş­ma ge­re­ği, Ka­ra­de­niz Böl­ge­sin­de ya­şa­yan 1.2 Mil­yon Rum Yu­na­nis­tan’a gön­de­ri­lir­ken, Yu­na­nis­tan’dan Tür­ki­ye’ye de yak­la­şık 400 bin Türk ge­ti­ri­li­yor. O za­man­lar Gi­re­sun­lu Topal Osman, oluş­tur­du­ğu bir grup milis as­ke­ri ile, ora­da­ki Rum­la­rın Ka­ra­de­niz’i terk et­me­le­ri ge­rek­ti­ği­ni sa­vu­nu­yor; ya­za­ra göre, Topal Osman Rum­la­rı teh­dit edi­yor; hatta git­me­yen ve karşı çı­kan­la­rı acı­ma­dan kat­le­di­yor. Ya­za­rın anne an­ne­si 15 ya­şın­da genç bir kız ola­rak terk etmek zo­run­da kal­dı­ğı Ordu’nun ha­ya­li ile yanıp tu­tu­şu­yor. Kı­zı­na, yani yazar Mirko He­ine­mann’ın an­ne­si­ne hazin yaşam öy­kü­sü­nü çok duy­gu­sal bir şe­kil­de an­la­tı­yor. Ya­za­rın an­ne­si öğ­ren­ci ola­rak Al­man­ya’ya gi­di­yor; ora­da­ki öğ­ren­ci­lik yıl­la­rın­da, yazar Mirko’nun, Alman ba­ba­sı ile ta­nı­şı­yor ve ev­le­ni­yor­lar; sonra da Mirko He­ine­mann dün­ya­ya ge­li­yor. Yazar Mirko He­ine­mann an­ne­si­nin an­lat­tık­la­rın­dan çok et­ki­len­miş ola­cak ki, tam 100 yıl sonra Ka­ra­de­niz’in Ordu şeh­ri­ne tu­rist ola­rak ge­li­yor; orada rast­la­dı­ğı in­san­lar­dan ta­ri­hi bil­gi­ler alı­yor, Anne an­ne­si Ale­xand­ra’nın ya­şa­dı­ğı Rum ma­hal­le­si, iba­det et­ti­ği Or­to­dox Ki­li­se­si, hatta ya­şa­dı­ğı evi bile bulup, zi­ya­ret edi­yor. Sonra da bil­gi­si­ni ar­tır­mak için Trab­zon’a gi­di­yor. Orada da ye­ter­li bil­gi­le­ri edin­dik­ten sonra: “Die Letz­ten By­zan­ti­ner” (Son Bi­zans­lı­lar) ki­ta­bı­nı ya­zı­yor. Bu kitap dı­şın­da, başka kay­nak­lar­dan edin­di­ğim bil­gi­le­re göre: Rum­lar, ya­şa­dık­la­rı bir çok çev­re­ler­de “Rum Pon­tus” Der­nek­le­ri ya da “Kons­tan­ti­no­pel” yani İstan­bul’un eski adını ta­şı­yan Ce­mi­yet­ler ku­ra­rak, Tür­ki­ye üze­rin­de hala söz sa­hi­bi olmak is­te­dik­le­ri bariz gö­rü­len bir ger­çek­tir. Bu der­nek ve ce­mi­yet­ler, ge­le­nek­sel Türk- Yunan düş­man­lı­ğı­nı or­ta­dan kal­dır­mak şöyle dur­sun; tam ter­si­ne düş­man­lı­ğı kö­rük­le­ye­cek­tir. Bir­çok Türk ve Yunan Sa­nat­çı­lar, ge­le­nek­sel Türk- Yunan düş­man­lı­ğı­na son ver­mek için ça­lış­ma­lar yap­tık­la­rı­nı bi­li­yo­ruz; ama gö­rü­lü­yor ki, bu ça­ba­lar yet­mi­yor. Üst düzey po­li­ti­ka­cı­la­ra bu ko­nu­da büyük so­rum­lu­luk­lar dü­şü­yor. Ben bu iki ülke ara­sın­da dost­lu­ğun sağ­lan­ma­sı­nı is­ti­yo­rum. Neden ol­ma­sın? Geç­mi­şe bak­tı­ğı­mız­da, Al­man­lar­la Fran­sız­lar da bir­bi­ri­nin kan ve can düş­ma­nı idi. Bu iki ülke ara­la­rın­da yap­tık­la­rı “Demir Çelik And­laş­ma­sı” sı­ra­sın­da, baş­ba­kan­lar kar­şı­lık­lı ola­rak bir­bir­le­ri­ne bir­kaç soru yö­net­ti­ler: “Düş­man­lık, bu za­ma­na kadar bize ne ge­tir­di?” Yanıt: “Hiç­bir şey “Ne gö­tür­dü?” Yanıt: “Çok şey.” Öy­ley­se dost ola­lım de­di­ler ve ol­du­lar da. Demek ki is­te­yin­ce olu­yor­muş. Ben henüz ümi­di­mi yi­tir­me­dim ve dost­lu­ğun on­la­ra da, bize de çok şey ka­zan­dı­ra­ca­ğı­na yü­rek­ten ina­nı­yo­rum. Bizim ara­mız­da­ki düş­man­lık, İngil­te­re başta olmak üzere, diğer Av­ru­pa ül­ke­le­ri­nin işine yarar; geç­miş­te­ki de­ne­yim­ler bize bunu açık­ça gös­ter­di.
Kalın sağ­lı­cak­la, saygı değer oku­yu­cu­la­rım; bir son­ra­ki köşe ya­zım­da bu­luş­mak di­le­ğiy­le.

Azmi Durmuş
Azmi Durmuşazmidurmus@hotmail.de