SON DAKİKA

JOHAN SE­BASTİAN BACH

Bu haber 10 Şubat 2020 - 10:30 'de eklendi ve 913 views kez görüntülendi.

Johan Se­bas­ti­an Bach, 21 Mart 1685 ta­ri­hin­de, Al­man­ya’da dün­ya­ya geldi. Bach sü­la­le­si, yüz­yıl­lar süren bir sü­la­le­dir ve hemen hemen her bi­re­yi mü­zis­yen­dir. Bach aile­si, 16. ve 17. yüz­yıl­lar bo­yun­ca aile­nin doğan her fer­di­ni mü­zis­yen ola­rak ye­tiş­tir­di ve eğit­ti. De­de­den to­ru­na her birey bir­bi­ri­ne mü­zik­le bağ­lan­mış­tır. Henüz 9 ya­şın­da an­ne­si­ni, bun­dan bir sene sonra da ba­ba­sı­nı kay­be­den Bach, ha­ya­tı­nın en sı­kın­tı­lı dö­nem­le­ri­ni daha çocuk yaş­lar­da ya­şa­ma­ya baş­la­dı. Bu ani ölüm­ler­le sar­sıl­ma­sı­nın yanı sıra, org çalan ağa­be­yi­nin ya­nın­da ken­di­ni ge­liş­tir­me­ye baş­la­dı. Bach, Mat­te­ha­us Ki­li­se’sine sop­ra­no ola­rak gir­di­ğin­de daha 15 ya­şın­day­dı. O sı­ra­da bes­te­ci Georg Böhm Lü­ne­burg’da Jo­han­nes Ki­li­se­si’nin org­cu­lu­ğu­nu ya­pı­yor­du. Bach bu us­ta­dan çok fay­da­lan­dı. Bach’ın org için yaz­dı­ğı ilk ese­rin­de Böhm’ün et­ki­le­ri fark edi­lir. Bir süre sonra Arms­tad’da org ça­lış­ma­ya baş­la­yan Bach, daha ciddi, daha fazla para ka­za­na­bi­le­ce­ği, daha pro­fes­yo­nel bir iş arı­yor­du. Bir zaman sonra ara­dı­ğı­nı Mühl­ha­usen’de buldu. Bugün mev­cut olan eser­le­rin­den bir­ka­çı­nı bu dö­nem­de yap­ma­sı­na kar­şın, bu­ra­da yap­tı­ğı bes­te­le­rin büyük bir kısmı gü­nü­mü­ze ulaş­ma­mış­tır. Bach, ha­ya­tı bo­yun­ca 1000’in üze­rin­de beste yaptı. Ancak gü­nü­mü­ze ula­şan eser­le­ri, ikin­ci ev­li­li­ğin­den olan Carl Phil­lip Ema­nu­el’in ar­şi­vi­ne al­dık­la­rıy­la sı­nır­lı kaldı. Bir süre sonra Le­ib­zig’e dönen Bach’ın git­tik­çe artan has­ta­lık­la­rı ken­di­si­ni ve ya­kın­la­rı­nı en­di­şe­len­dir­me­ye baş­la­dı. Yoğun ça­lış­ma­sı ve özel­lik­le nota kop­ya­la­ma­sı sı­ra­sın­da yo­ru­lan göz­le­ri, yıl­lar geç­tik­çe gö­re­mez hale geldi. 1749 se­ne­sin­de göz­le­rin­den bir ame­li­yat ge­çir­di ve ame­li­yat son­ra­sın­da mev­cut durum daha da kö­tü­le­şe­rek, göz­le­ri­ni ta­ma­men kay­bet­ti. Görme ye­ti­si­ni kay­bet­se de inan­cın­dan ve hır­sın­dan hiç­bir şey kay­bet­me­yen Bach, ça­lış­ma­la­rı­na aynen devam etti. Johan Se­bas­ti­an Bach, 28 Tem­muz 1750’de ha­ya­ta göz­le­ri­ni ka­pa­dı. Akıl­la­ra şöyle bir soru ge­le­bi­lir: Durup du­rur­ken niçin Bach’ın yaşam öy­kü­sü? Uzun yıl­lar­dır ya­şa­dı­ğım Al­man­ya’da, Al­man­la­rı artık çok iyi ta­nı­dı­ğı­mı söy­le­ye­bi­li­rim. Al­man­lar ya­şam­la­rı­nın hemen her ev­re­sin­de, şansa ve ka­de­re hiç yer ver­mez­ler ve hatta inan­maz­lar. Alman yaşam fel­se­fe­si­nin için­de ba­şa­rı­nın tek yolu, yıl­ma­dan, usan­ma­dan, yo­rul­ma­dan ça­lış­mak­tır. Ba­şa­rı­ya giden yolun ça­lış­ma­dan geç­ti­ği­ni çok iyi bi­lir­ler ve bunu uy­gu­lar­lar. Al­man­la­rın ya­şa­mın­da duy­gu­sal­lı­ğa hemen hiç yer yok­tur.
Dü­şü­nün bir kere; daha 9-10 yaş­la­rın­day­ken, hem anne, hem de ba­ba­dan yetim kalan bir Türk ço­cu­ğu ol­say­dı; “Acı­la­rın Ço­cu­ğu”nu oy­na­mak için tren­ler­de, va­pur­lar­da ağ­la­ya­rak di­len­me­ye baş­lar­dı; diye dü­şü­nü­yo­rum. Duygu sö­mü­rü­sü ül­ke­miz­de almış ba­şı­nı yü­rü­müş. Üzü­le­rek söy­lü­yo­rum; top­lu­mu­mu­zun dü­şün­ce ya­pı­sı da buna çok el­ve­riş­li. Al­man­lar­da çok önem­li bir Ata Sözü var­dır: “Die Hoff­nung stirbt zu letzt.” “Ümit en son ölür.” Bir Alman ço­cu­ğu yetim de kalsa, öksüs de olsa, kör de olsa, hiç kim­se­den mer­ha­met ve yar­dım di­len­mez. Azim­le, ira­dey­le, ümit­le yıl­ma­dan ça­lı­şır ve böy­le­ce de ama­cı­na ula­şır. İşte Johan Se­bas­ti­an Bach’ da bunu yap­mış­tır. Yani tipik bir Al­man­dır Bach; aynı za­man­da da çok acı­ma­sız­dır. Bir koro ça­lış­ma­sı sı­ra­sın­da, 20 katlı yük­sek bir bi­na­nın 18. ka­tın­dan hiç acı­ma­dan bir kö­pe­ği pen­ce­re­den so­ka­ğa fır­lat­mış­tır. Koro ele­men­la­rı: “Üstad kö­pe­ği niçin attın ki?” diye so­run­ca; “Yan­lış ses ver­di­ği için, atıl­ma­yı hak etti.” de­miş­tir. Mu­zi­ki mes­le­ği­ni ne kadar cid­di­ye al­dı­ğı­nın bir gös­ter­ge­si­dir bu. Al­man­la­rın başka bir özel­li­ği de çok da­kik­tir­ler. Bu­nun­la il­gi­li bir fıkra pay­laş­mak is­ti­yo­rum: Biraz da gü­le­lim dedim.
Fıkra: Bir köy halkı, pey­nir­den güzel bir camii yap­mış­lar; ca­mi­nin bi­ti­min­de her­kes imam olmak is­te­miş. Ara­la­rın­dan biri, bir öneri yap­mış; yarın sabah ilk gelen imam, ikin­ci gelen mü­ez­zin; di­ğer­le­ri de ce­ma­at olsun, demiş. Ev­le­re da­ğıl­mış­lar; imam ol­ma­yı iyice ka­fa­ya koyan biri ha­nı­mı­na “bu gece uyu­ma­ya­lım; sabah en erken gidip imam ol­ma­lı­yım “demiş ve sa­ba­hın kö­rün­de ca­mi­inin yo­lu­nu tut­muş; bir de ne gör­sün, bir köpek daha önce gel­miş ve pey­ni­ri ye­me­ye ko­yul­muş bile; adamı gören köpek hır­la­yın­ca: “Tamam. Sen imam ol ben de mü­ez­zin” demiş işi tat­lı­ya bağ­la­mış­lar. Bu da bizim bir da­kik­lik ör­ne­ği­miz.
Kalın sağ­lı­cak­la; saygı değer oku­yu­cu­la­rım, bir daha ki köşe ya­zım­da bu­luş­mak ümi­diy­le.

Azmi Durmuş
Azmi Durmuşazmidurmus@hotmail.de