SON DAKİKA

AV­CI­LIK BİR SPOR MU? TUTKU MU, YOKSA HOBİ Mİ?

Bu haber 16 Mart 2020 - 10:29 'de eklendi ve 915 views kez görüntülendi.

Ya­zı­mın ba­şın­da av­cı­lı­ğın ta­rih­çe­si­ne kısa bir göz atmak is­te­dim: Spor ama­cıy­la av­lan­ma ilk çağda or­ta­ya çıktı. Avcı ve Top­la­yı­cı top­lum­lar­da devam etti; ay­rı­ca, Asur­lu­la­rın ve Pers­le­rin av spo­ruy­la uğ­raş­tık­la­rı ta­rih­ten bi­lin­mek­te­dir. Böy­le­ce zo­run­lu­luk­tan doğan av­cı­lık, uy­gar­lı­ğın iler­le­me­siy­le bir spor ve eğ­len­ce ara­cı­na dö­nüş­tü.
Bu ko­nu­da­ki fik­ri­mi so­rar­sa­nız; ben av­cı­lı­ğın ne spor­la, ne hobi ile, ne de in­san­lık­la bir il­gi­si­nin ol­ma­dı­ğı­na ina­nı­yo­rum. Av­cı­lar so­nuç­ta, hay­van da olsa, bir cana kı­yı­yor­lar; hay­van­la­rı öl­dü­rüp, etini yi­yor­lar; ya da pos­tu­nu iş­le­ye­rek kürk ya­pı­yor­lar. Nerde bir avcı gör­sem, tüy­le­rim ür­pe­rir ve diken, diken olur. On­la­ra, bı­ra­kın sem­pa­ti duy­ma­yı; nef­ret ede­rim. Eğer yet­kim da­hi­lin­de olsa “Av­cı­lı­ğı” hemen ya­sak­lar­dım; ya­sak­la­rı de­len­le­ri de ağır ce­za­lan­dı­rır­dım. Bil­di­ği­niz gibi. Av­cı­lar üze­ri­ne bes­te­len­miş bir­çok türkü de var­dır: “Aman avcı vurma beni… Beni bir avcı vurdu; ya­ra­lı cey­lan…​vs. vs.”
Av­ru­pa’nın bir­çok ül­ke­si ve sem­tin­de av­cı­lık yasak; hay­van­lar ko­ru­ma al­tın­da. Bunun için de Av­ru­pa­lı­lar ve zen­gin asil­ler av­lan­mak için, avın ser­best ol­du­ğu Af­ri­ka Kı­ta­sı­nı se­çer­ler ve oraya gi­der­ler ge­nel­lik­le. Af­ri­ka’daki av­cı­lı­ğın adına “Sa­fa­ri” di­yor­lar. Sa­fa­ri ta­ti­li ol­duk­ça yay­gın Av­ru­pa’da. Yak­la­şık bir buçuk yıl önce bir köşe ya­zım­da: “Soylu Al­ma­nın Soy­suz­lu­ğu” baş­lık­lı geniş kap­sam­lı bir yazı yaz­mış­tım; orada ya­za­ma­dı­ğım bazı bö­lüm­le­ri özet­le­mek is­ti­yo­rum. Özet şöyle: Evli ve ço­cuk­la­rı olan bir Alman soy­lu­su, Af­ri­ka’ya “Sa­fa­ri”ye gider; orada hay­van­la­rı av­la­dı­ğı yet­mez­miş gibi, bir de Af­ri­ka­lı güzel bir kızı avlar; bekar ol­du­ğu­nu söy­le­yip kan­dı­rır ve onu Al­man­ya’ya gö­tür­me va­adin­de bu­lu­nur, (Avlar). Kızla bir­lik­te olur; kıza yan­lış adres ve­re­rek ora­dan kaçar. Bu bir­lik­te­lik­ten ha­mi­le kalan ve bir erkek çocuk dün­ya­ya ge­ti­ren za­val­lı kız, soy­suz Al­ma­nı bu­la­bil­mek için yol­la­ra düşer. Al­man­ya’nın liman şehri Ham­burg’a kadar gelir va­pur­la. Sora, so­ruş­tu­ra Ber­lin’in yo­lu­nu tutar. Kız­ca­ğı­zın Ber­lin’de yo­lu­nu kesip, park­ta vu­ra­rak öl­dür­me­si için bir te­tik­çi tutar asil. Kızın yo­lu­nu bek­le­yen katil, onu bir park­ta vurur; fakat öl­dü­re­mez. Ya­nın­da küçük oğlu ol­du­ğu halde park­ta ya­ra­lı bu­lu­nan genç kız, hemen has­ta­ne­ye kal­dı­rı­lır; ge­rek­li te­da­vi­si ya­pıl­dık­tan sonra, ifa­de­si alı­nır. Bunu duyan, soy­suz asi­lin eşi olaya hemen el koyar; kıza yar­dım eder; Al­man­ca öğ­ren­me­si­ni ve Ber­lin’e yer­leş­me­si­ni sağ­lar; ona iş bulur; ço­cu­ğu­nu da okula gön­de­rir; sonra da alçak ve soy­suz eşin­den bo­şa­nır. Ol­duk­ça ta­nın­mış Alman yazar Ger­hard Ha­upt­mann’ın “Der Sc­huss im Park” (Park­ta pat­la­yan silah) isim­li ro­ma­nın­dan özet böyle.
Belki de bu tüy­ler ür­per­ti­ci “Sa­fa­ri Öy­kü­sü”nü oku­du­ğum için av­cı­lı­ğı, av­cı­yı sev­mi­yo­rum. Ço­cuk­luk yıl­la­rı­mı anım­sı­yo­rum da, biz de kuş­la­rı av­lar­dık. Kışın her ta­ra­fı kar kap­la­yıp da, kuş­lar ça­re­siz kalıp; yem bu­la­maz­lar ya; işte o zaman on­la­ra tuzak kurar, ya­ka­lar­dık. Şim­di­ki bi­lin­cim olsa, o işi asla yap­maz­dım tabi, hatta şimdi vic­dan azabı bile du­yu­yo­rum. Ya­zı­mın so­nu­na av­cı­lık­la il­gi­li bir fıkra ek­le­mek is­ti­yo­rum; biraz da gü­le­lim dedim: zira gül­mek ol­duk­ça sağ­lık­lı.
Fıkra: Bir doğum kli­ni­ği­nin bek­le­me sa­lo­nun­da bir­kaç kişi ara­sın­da 90 yaş­la­rın­da, beli bü­kül­müş, yü­rü­mek­te bile zor­luk çeken bir ih­ti­yar he­ye­can­la bek­li­yor­muş. Bir ara doğum dok­to­ru sa­lo­na ge­le­rek; “Jale ha­nı­mın eşi kim?” diye so­run­ca, ih­ti­yar ayağa kalk­mış ve: “Jale ha­nı­mın beyi benim.” demiş. Dok­tor: “Jale ha­nı­mın koç gibi, sağ­lık­lı bir oğlu dün­ya­ya geldi.” demiş ve kah­ka­ha ata­rak gül­me­ye baş­la­mış; çünkü, genç bir de­li­kan­lı bek­li­yor­muş dok­tor. İhti­yar: “Niçin gü­lü­yor­su­nuz ki? Ben Jale ha­nı­mın eşi ola­maz mıyım yani” de­yin­ce; Dok­tor: “Bizim bir kom­şu­muz vardı; av­cı­lı­ğa pek me­rak­lıy­dı, hemen her gün ava gi­der­di. İyice ih­ti­yar­la­yın­ca, elin­den av tü­fe­ği­ni al­dı­lar, o da bas­to­nu­nu eline ala­rak bir gün ava git­miş; çok güzel bir cey­la­nı gö­rün­ce, hemen bas­to­nu­nu cey­la­na doğ­rul­ta­rak; peng diye de bir ses çı­kar­mış ve cey­la­nı vur­muş.” de­yin­ce; İhti­yar: “Bas­ton­la cey­lan mı vu­ru­lur­muş? Cey­la­nı mut­la­ka başka bir avcı vur­muş­tur.” demiş.
Dok­tor: “İşte ben de tam onun için gül­düm ya.” demiş. Gör­dü­ğü­nüz gibi ya­şam­da neler olu­yor neler. Buna ben­zer on­lar­ca fıkra var as­lın­da; gül­mek de çok sağ­lık­lı bir gülüş, bir tabak pi­lav­dan iyi.
Kalın sağ­lı­cak­la; saygı değer oku­yu­cu­la­rım, bir daha ki köşe ya­zım­da bu­luş­mak ümi­diy­le.

Azmi Durmuş
Azmi Durmuşazmidurmus@hotmail.de